AVUNTU


Ayhan SiNCi

Ayhan SiNCi

Okunma 06 Nisan 2018, 15:58

On kişilik minibüse on yedi kişi doluşmuştuk. Neredeyse hava almak imkansızdı. Sarsıntı ve şoförün tarafındaki açık olan camdan giren toz bulutu farklı duygular yaratmakta, bayılmış olan birini bile ayağa kaldıracak hissi uyandırmaktaydı.
            Sürücünün hemen arkasındaki koltukta oturabilmekten tamamen ümidini kesmiş, yarı kıvrılmış bir vaziyette gözüm aracın hız paneline dikildi. 40 km hızla gittiğimiz halde uçuyormuşuz hissi vardı. Francis Ford Coppola filmi çekiliyor gibiydi.
            Muhtemelen stabilize olan yol eski lastiklerle temas edince minibüste bu şekilde davranmıştı. Bagajda taşınanların ağırlığının yolcuların ağırlığından fazla olduğunu inince şaşırarak görecektim. Akşam olmuştu. Şoför iyi iş çıkarmış, sarsarak ama kazasız köyün yolunun bittiği yerde arabayı park etme ihtiyacı duymadan istop ettirmişti. Kapılarını kilitlemeden anahtarını da üzerinde bırakarak evin yolunu tuttuğunu görünce bu durumu kavramam kısa sürdü.
            Yirmi haneli köyde herkes birbirini tanırdı. Hem böylece ertesi gün sabah anahtar aramak zorunda kalmayacaktı. La belle indifference yani şizofrenilerde görülen güzel aldırmazlık veya rahatlık hali değildi bizim şoförde olan. Küçük ve tanıdık bir köyde, sağlıklı bir aldırmazlık durumuydu.
            Halamın evi arabanın öylece bırakıldığı yere yarım saat uzaklıktaydı. Köyün muhtarı yolu kendi evinin önüne kadar yaptırmış daha doğrusu son durak burası harç bitti, yapı paydos demişti. On haneli Avuntu köyüne gitmek için ayrıca imzasız doğal efor testi gerekiyordu.
            Muhtarın tek uyanıklığı bu da değildi. Bir seferinde hastalanan annesini muayene ettirmek için köyde salgın hastalık çıktı ihbarında bulunmuş, böylece köye doktor ve sağlık ekiplerinin gelmesini sağlamıştı. Küçük yerin büyük insanlarıydı bunlar. Kurnazlıkta sınır tanımazlardı. Beyin hücrelerini fazla çalıştırmadan işlerini başka türlü yürütürlerdi.
            Yol boyunca ağaçlardan kopardığımız, kabuğunu soyarken ellerimizi boyayan cevizleri yerken yanımda en sevdiğim arkadaşım Rıza vardı. Cevizlerin sahibi olsa ellerimizin boyasından yakalanırdık diye gülüşürken keşke yelkovan kuşları ve şans da şuradan çıkagelse, Aşık Daimi buralardan geçmiş midir acaba, burada yaşayan insanlar mutlu mudur şeklinde daha önce yazdığım yazılardan alıntıları içeren soru cevap oyununu da Avuntu köyüne kadar Rıza ile oynamıştık.
            Kalacağımız süre kısa olduğu için Leyla halam hiç zaman kaybetmek istemiyordu. Kendisi ile karşılaşıp bayağı bir kucaklaşmadan sonra niyetini bana bildirdi. Avunur ırmağının kenarında adeta bir şölen hazırlamıştı. Gece pikniği yapacaktık. Heyecanla karşıladım ve onayladım.
            Onların denizi de bu nehirdi. İçlerinden çok azı kasabayı görmüş, mezarlıklarını da ırmağın tam karşısına yapmışlardı. Köyün en güzel yeri burasıydı. Anlaşılan öldüklerinde bile Avunur ırmağına yakın olmak istemişlerdi.
            Buradaki insanların ülke gündeminden çok, belki yüzlerce kere sıkılmadan aynı heyecanla anlattıkları hikayeleri vardı. Dinleyenlerde sanki ilk defa duyuyormuş gibi merakla bu duruma tanıklık ederlerdi.
            Çok geçmeden muhtar da kızı ile birlikte aramıza katıldı. Buralarda haberler çabuk yayılırdı. Köyün kurnazı bu durumu değerlendirmiş; ben olmadan olmaz ki canım arsızlığı ile sofraya çökmüştü. Yalnız bir sorun vardı. Kızı biraz tuhaf ve bitkin görünüyordu. Üzerindeki kıyafetleri ince, ayakları çıplaktı. Elindeki telefona kaydettiğini sandığım; çünkü burada telefonlar çekmezdi, bir parçayı sürekli dinliyordu. İnsanlar yemek ve sohbetten pek farkında değillerdi ama çok geçmeden bunun bir gönül hikayesi olduğunu anladım. Demek ki yemekler ve hikayeler değişse de; daha içten gelen şeyler değişmiyordu. Sevgi gibi. Günün sonunda hayat bunu söylemişti.
            Kızın dinlediği şarkı Yıldız Tilbe’nin Emi şarkısıydı. Sesini biraz daha yükseltmesini rica ettim. İki etmedi.
            Senin de kalbini çalsın,
            Başkaları mal gibi,
            Sevdam yüreğinde kalsın,
            Gizli bir günah gibi.
            Gün ışıyordu. Güneş kendisini en güzel göründüğü yerden, dağın çıplak kayaları üzerinden gösteriyordu. Birazdan Avuntu köyünü ısıtmakla kalmayıp etkisini muhtarın kızının kalbinde değil ama ayaklarında hissettirecekti…
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.