Sernur Yassıkaya
Köşe Yazarı
Sernur Yassıkaya
 

DERTSİZ VE MESUT BİR GARİBİ DİNLEMEK İSTER MİSİNİZ?(1)

Ben Salihli Kurşunlu Kaplıcaları yolunda garip bir çiçeğim. Adımı ben de bilmiyorum. Belki pek çoklarınız da bilemezler. Ama ben varım ve hayattayım. Bana çok rutubetli bir ortamda vazife verilmiş. Zaten beni görseniz bu aşırı sulak zeminde, güneşsiz yerde esasen oldukça zayıf ve halsiz bir halde oluşumun sebebini de anlarsınız. Yol kenarında olmam sebebiyle de oynayan çocuklar, nezaketsiz ve dikkatsiz büyükler beni ve arkadaşlarımı sık sık çiğnerler. Pek çok arkadaşım hayata veda ettiler. Hem de hayata doymadan! En çok ağrıma giden benim bu çamur deryası ve gübre artıkları içerisinde harika renk ve şekillerle arz-ı endam etmemi insanların görmemeleri, takdir etmemeleri. Çünkü vazifemin en büyük kısmı onların beni görmeleri; benden, sanatıma, oradan üzerimdeki sıfat ve isimlere; en sonra da beni yaratan Sanatkara uzanan bir tefekkürle ilgili. İnsanlar buna Tevhit hakikati diyorlar. Garipliğimden, adımın bile olmayışından, berbat bir zeminde çok zayıf bir halde bulunuşumdan bahsettim ama dahası da var. Akıl, şuur, ilim, irade gibi vasıflara da sahip değilim. İstesem de bir adım bile atamam. Beni koparmaya veya ezmeye kalksalar itiraz edemem, kendimi koruyamam. Çok muhtaç vaziyette ama buna karşılık aynı zamanda da çok aciz bir durumdayım.  Esasen hiçbir ihtiyacımı kendi kendime temin etmem de mümkün değil. Ancak sizin rızık olarak vasıflandırdığınız şeyler için bilemediğim, akıl erdiremediğim müthiş cihazlarla donatıldığımı, hayata gelince fark ettim. İnsanlar benim rızık temini için yaptığımı varsaydıkları fotosentezin formüllerini yazan bir ilim adamına milyarlarca dolar verip Nobel Armağanı ile mükâfatlandırmışlar. Fakat ben çok açıkça itiraf ediyorum ki insan ve hayvanların artıkları kabul edilen karbondioksit benim bu foto sentezimde ana madde olarak ayarlanmış, çok miktarda bulunuyor ve ayağıma kadar adeta servis yapılarak arz ediliyor.  Okyanuslardan havaya bindirilip gönderilen, yüz milyarlarca galaksilerdeki yüz milyarlarca yıldızda ve bunlar etrafında dönen sayısız gezegenlerin hiç birinde bulunmayan harika sıvı su, kolayca üstüme akıtılıyor. Benim bu fotosentezde de inanın hiçbir dahlim yok. Hele insanların kök dedikleri bir organım var ki anlatamam. En sert toprağı bile onunla delebiliyorum. İpek kadar ince ve nazik uçları sizi aldatmasın, bazı arkadaşlarım onunla kayaları bile delebiliyorlar. Geçenlerde bir grup insan yanımda bu meseleyi konuşurken bir Peygamberden bahsettiler. Galiba o Peygamber asâsıyla Yaratıcısının izniyle, mucize olarak kayaları delip su çıkarmış. Benim ondan hiç farkım yokmuş! Hâlbuki ben onun okuduğu ayeti, lisan-ı halimle okuyarak bu hâle mazhar oluyorum. O zaman fotosentez yapmamı da böyle değerlendirmeliler. Çünkü kendini en akıllı varlık gören insanlar, hatta onların ilim sahibi olanları bile bunu yapamazken benim fotosentez yapmamı nasıl düşünebiliyorlar, neden doğru değerlendirmiyorlar acaba? Benim bu maharetli köklerimin hemen yanındaki koca koca ağaçların o kalın köklerini, pek çok soydaşımın her tarafı kaplayan köklerini de görseniz bana çok acırsınız. Hatta bu kadar fazla ve güçlü kökün yanında muvaffak olmamın mümkün olamayacağını tevehhüm etmekte haklı olabilirsiniz. Fakat hiç de öyle olmuyor. Her şeye rağmen benim köklerim de toprağın derinliklerine iniyor. Lazım olan maddeleri, suyla birlikte kolayca oralardan, adeta lütfedilmiş depolardan alıp ta yapraklarıma kadar gönderiyorlar. Gönderiyorlar diyorum, çünkü yemin ederim benim bunlara hiç aklım ermiyor. Zaten aklım da yok ama odun-soymuk boruları denilen birçok ince iletim borularıyla her tarafıma hatlar çekilmiş; ben devamlı büyümekteyim ve yeni borular da devamlı döşeniyorlar. Yazları vücudumdaki nem uçup gitmesin diye yapraklarımdaki gözenek hücreleri adeta fotoselli cihazlar gibi pencerelerini kapatıp benim için hayatî olan rutubeti tutmamı sağlıyorlar. Bazı arkadaşlarımın ise, yaprak çevrelerini ince ince tüycüklerle donatmışlar. Onlar sayesinde sıcak ve soğuğa karşı adeta termos gibi korunuyorlar. Onları ben çok iyi tanıyorum. Bunları onlar asla yapamazlar. İnsanlar yaptıkları binalara daha sonra ek kat ilave edemiyorlar. Etmeleri için temel, kolon ve kiriş denilen yapının önemli bölümlerini, yeni planın statik hesaplarına göre ekler yapmaları gerekiyor. Bu da ancak pek çok masrafla belki bazen yapılabilirken benim akranlarım bütün bitkilerin kolon ve kirişleri mahiyetinde olan selülozik kolonlar her an değiştirilerek büyüme ve gelişmeyle orantılı olarak müthiş hesaplarla daima tazelenebiliyorlar. Bir akrabam olan domates çubukları bile rüzgârlı yerlerde olurlarsa selülozik yapıları diğer aile fertlerinden çok farklı oluveriyor. Hayret etmemek mümkün değil. (Devam edecek)
Ekleme Tarihi: 09 Mart 2020 - Pazartesi
Sernur Yassıkaya

DERTSİZ VE MESUT BİR GARİBİ DİNLEMEK İSTER MİSİNİZ?(1)

Ben Salihli Kurşunlu Kaplıcaları yolunda garip bir çiçeğim. Adımı ben de bilmiyorum. Belki pek çoklarınız da bilemezler. Ama ben varım ve hayattayım.

Bana çok rutubetli bir ortamda vazife verilmiş. Zaten beni görseniz bu aşırı sulak zeminde, güneşsiz yerde esasen oldukça zayıf ve halsiz bir halde oluşumun sebebini de anlarsınız. Yol kenarında olmam sebebiyle de oynayan çocuklar, nezaketsiz ve dikkatsiz büyükler beni ve arkadaşlarımı sık sık çiğnerler. Pek çok arkadaşım hayata veda ettiler. Hem de hayata doymadan!

En çok ağrıma giden benim bu çamur deryası ve gübre artıkları içerisinde harika renk ve şekillerle arz-ı endam etmemi insanların görmemeleri, takdir etmemeleri. Çünkü vazifemin en büyük kısmı onların beni görmeleri; benden, sanatıma, oradan üzerimdeki sıfat ve isimlere; en sonra da beni yaratan Sanatkara uzanan bir tefekkürle ilgili. İnsanlar buna Tevhit hakikati diyorlar.

Garipliğimden, adımın bile olmayışından, berbat bir zeminde çok zayıf bir halde bulunuşumdan bahsettim ama dahası da var. Akıl, şuur, ilim, irade gibi vasıflara da sahip değilim. İstesem de bir adım bile atamam. Beni koparmaya veya ezmeye kalksalar itiraz edemem, kendimi koruyamam. Çok muhtaç vaziyette ama buna karşılık aynı zamanda da çok aciz bir durumdayım. 

Esasen hiçbir ihtiyacımı kendi kendime temin etmem de mümkün değil. Ancak sizin rızık olarak vasıflandırdığınız şeyler için bilemediğim, akıl erdiremediğim müthiş cihazlarla donatıldığımı, hayata gelince fark ettim. İnsanlar benim rızık temini için yaptığımı varsaydıkları fotosentezin formüllerini yazan bir ilim adamına milyarlarca dolar verip Nobel Armağanı ile mükâfatlandırmışlar. Fakat ben çok açıkça itiraf ediyorum ki insan ve hayvanların artıkları kabul edilen karbondioksit benim bu foto sentezimde ana madde olarak ayarlanmış, çok miktarda bulunuyor ve ayağıma kadar adeta servis yapılarak arz ediliyor. 

Okyanuslardan havaya bindirilip gönderilen, yüz milyarlarca galaksilerdeki yüz milyarlarca yıldızda ve bunlar etrafında dönen sayısız gezegenlerin hiç birinde bulunmayan harika sıvı su, kolayca üstüme akıtılıyor. Benim bu fotosentezde de inanın hiçbir dahlim yok.

Hele insanların kök dedikleri bir organım var ki anlatamam. En sert toprağı bile onunla delebiliyorum. İpek kadar ince ve nazik uçları sizi aldatmasın, bazı arkadaşlarım onunla kayaları bile delebiliyorlar. Geçenlerde bir grup insan yanımda bu meseleyi konuşurken bir Peygamberden bahsettiler. Galiba o Peygamber asâsıyla Yaratıcısının izniyle, mucize olarak kayaları delip su çıkarmış. Benim ondan hiç farkım yokmuş! Hâlbuki ben onun okuduğu ayeti, lisan-ı halimle okuyarak bu hâle mazhar oluyorum.

O zaman fotosentez yapmamı da böyle değerlendirmeliler. Çünkü kendini en akıllı varlık gören insanlar, hatta onların ilim sahibi olanları bile bunu yapamazken benim fotosentez yapmamı nasıl düşünebiliyorlar, neden doğru değerlendirmiyorlar acaba?

Benim bu maharetli köklerimin hemen yanındaki koca koca ağaçların o kalın köklerini, pek çok soydaşımın her tarafı kaplayan köklerini de görseniz bana çok acırsınız. Hatta bu kadar fazla ve güçlü kökün yanında muvaffak olmamın mümkün olamayacağını tevehhüm etmekte haklı olabilirsiniz. Fakat hiç de öyle olmuyor. Her şeye rağmen benim köklerim de toprağın derinliklerine iniyor. Lazım olan maddeleri, suyla birlikte kolayca oralardan, adeta lütfedilmiş depolardan alıp ta yapraklarıma kadar gönderiyorlar. Gönderiyorlar diyorum, çünkü yemin ederim benim bunlara hiç aklım ermiyor. Zaten aklım da yok ama odun-soymuk boruları denilen birçok ince iletim borularıyla her tarafıma hatlar çekilmiş; ben devamlı büyümekteyim ve yeni borular da devamlı döşeniyorlar.

Yazları vücudumdaki nem uçup gitmesin diye yapraklarımdaki gözenek hücreleri adeta fotoselli cihazlar gibi pencerelerini kapatıp benim için hayatî olan rutubeti tutmamı sağlıyorlar. Bazı arkadaşlarımın ise, yaprak çevrelerini ince ince tüycüklerle donatmışlar. Onlar sayesinde sıcak ve soğuğa karşı adeta termos gibi korunuyorlar. Onları ben çok iyi tanıyorum. Bunları onlar asla yapamazlar.

İnsanlar yaptıkları binalara daha sonra ek kat ilave edemiyorlar. Etmeleri için temel, kolon ve kiriş denilen yapının önemli bölümlerini, yeni planın statik hesaplarına göre ekler yapmaları gerekiyor. Bu da ancak pek çok masrafla belki bazen yapılabilirken benim akranlarım bütün bitkilerin kolon ve kirişleri mahiyetinde olan selülozik kolonlar her an değiştirilerek büyüme ve gelişmeyle orantılı olarak müthiş hesaplarla daima tazelenebiliyorlar. Bir akrabam olan domates çubukları bile rüzgârlı yerlerde olurlarsa selülozik yapıları diğer aile fertlerinden çok farklı oluveriyor.

Hayret etmemek mümkün değil. (Devam edecek)

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve manisadenge.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.