Bir bayram daha usulca çekip gitti hayatımızdan. Takvim yaprakları değişti, misafirlikler bitti, sofralar toplandı. Geriye ise her zamanki o tanıdık duygu kaldı: Eksiklik… Ve biraz da hüzün.
***
Bayramlar eskiden bitmezdi sanki. Günler öncesinden başlar, günler sonrasına kadar devam ederdi. Şimdi ise farkına bile varmadan gelip geçiyor. Daha “bayram geldi” demeye alışamadan “bayram bitti” diyoruz. Bu bayramda da aynı şey oldu.
***
Kimimiz birkaç akraba ziyaretiyle yetindi, kimimiz sadece telefon mesajlarıyla bayramlaştı. “Nasılsın, iyi bayramlar” cümleleri kuruldu ama çoğu zaman göz göze gelmeden, sarılmadan, hissedilmeden… Oysa bayram dediğin biraz da temas değil miydi? Bir elin omza dokunuşu, bir büyüğün başını okşaması, bir çocuğun neşeyle kapıyı çalması…
***
En çok da eksilenler kendini hatırlattı bu bayram. Eskiden evin en köşesinde oturup herkesi izleyen o büyükler… Şimdi yerleri boş. Sesleri yok, duaları yok ama yoklukları çok şey anlatıyor. İnsan o zaman anlıyor; bayramı bayram yapan aslında kalabalık değil, o kalabalığın içindeki anlammış.
***
Bir de çocuklar vardı… Bizim gibi bayramı günler öncesinden bekleyen, ayakkabısını yatağının başına koyan, harçlık hayalleri kuran çocuklar… Şimdi onların dünyası başka. Belki daha renkli, belki daha hızlı ama sanki biraz daha duygusuz.
***
Bayram geçti ama geride bir soru bıraktı: Biz neyi kaybettik?
Belki zamanı… Belki samimiyeti… Belki de en çok birbirimizi.
Ama yine de her şey bitmiş değil. Çünkü her bayram, aslında bir hatırlatmadır. Neyi unuttuğumuzu, neyi ihmal ettiğimizi gösterir bize. Ve belki de bir sonraki bayram için küçük bir fırsat bırakır.
***
Belki bir dahaki bayram, bir kapıyı daha fazla çalarız.
Belki bir büyüğün elini daha sıkı tutarız.
Belki sadece mesaj atmak yerine, gerçekten gideriz.
***
Çünkü bayram geçip gidiyor… Ama içimizde bıraktığı boşluk, bize hâlâ bir şeylerin eksik olduğunu fısıldıyor.