Odamdan çıktığımda kalabalığa karışıyorum; sokaklar dolu, ekranlar parlak, sohbetler hızlı. Ama seanslara geri döndüğümde en sık duyduğum duygu hâlâ aynı: yalnızlık. İlginç olan şu ki, bunu söyleyenlerin çoğu “yalnız” sayılmaz. Aileleri var, arkadaşları var, mesajları var. Yine de içlerinde kilidi kapanmış bir oda taşıyorlar. İşte bu yazı, o odanın kapısına bir süreliğine oturmak için.
***
Yalnızlık, tek başına olmak değildir. Tek başına olmak bazen seçilmiş bir dinlenme hâlidir; insan kendini toplar, nefesini duyar. Yalnızlık ise kalabalıkta hissedilen bir kopuştur. “Anlaşılamıyorum” cümlesiyle başlar, “yük olmayayım” diye devam eder, çoğu zaman da sessizlikle biter. İnsan konuşur ama kendini anlatamaz; dinlenir ama duyulmaz.
***
Bu duygunun en sinsi yanı, insanı kendi içine kapatırken aynı anda başkalarına daha “iyi” görünmeye zorlamasıdır. Sosyal medyada gülümseyen yüzler, “iyiyim” mesajları, kısa cevaplar… İçeride fırtına varken dışarıda sakin bir hava. Çünkü çoğumuz, zorlandığımızda anlaşılmamaktan değil, yargılanmaktan korkarız. Ve yalnızlık, tam da bu korkudan beslenir.
***
Seanslarda sıkça şu soruyu sorarım: “Yalnız hissettiğinde kendine ne söylüyorsun?” Cevaplar birbirine benzer: “Kimse beni gerçekten tanımıyor”, “Zaten anlatsam da anlamazlar”, “Bunu tek başıma halletmeliyim”. Bu cümleler, zamanla içsel bir yasaya dönüşür. Yardım istemek zayıflık gibi gelir. Oysa insan, ilişkiyle iyileşen bir varlıktır. Yalnız başımıza güçlü olmamız gerekmez; birlikte dayanıklı olabiliriz.
***
Yalnızlığın kökleri çoğu zaman geçmişe uzanır. Duyguların küçümsendiği, hızla geçiştirildiği, “abartma” denilen anlar birikir. Kişi öğrenir: Hissettiğini göstermek güvenli değildir. Böylece duygular içeri çekilir, ilişkiler yüzeyde kalır. Yetişkinlikte ise aynı senaryo farklı oyuncularla tekrar eder. İnsan ister ama yaklaşamaz; yaklaşır ama açılmaz.
***
Samimi bir yerden söylemek isterim: Yalnızlık utanılacak bir duygu değildir. O, bir ihtiyacın işaretidir. Bağ kurma ihtiyacının. Görülme, duyulma, kabul edilme ihtiyacının. Bu ihtiyacı inkâr etmek, susuzken “su istememeliyim” demek gibidir. Çözüm, bir anda kalabalıklar yaratmak değil; küçük, güvenli temaslar kurmaktır. Bir kişiye dürüstçe “zorlanıyorum” diyebilmek, bir sınır çizebilmek, bir duyguyu adlandırabilmek…
*
Yalnızlıkla çalışırken acele etmeyiz. Önce kişinin kendisiyle ilişkisine bakarız. Çünkü insan, kendine yabancıysa başkalarıyla yakınlaşması zorlaşır. Kendi duygularını tanımak, ihtiyaçlarını ciddiye almak, iç sesini yumuşatmak… Bunlar, dış dünyaya açılan kapının kilidini gevşetir.
***
Bu yazıyı bir öneriyle bitirmek isterim: Yalnız hissettiğinizde kendinize şu soruyu sorun “Şu an neye ihtiyacım var?” Cevap büyük olmak zorunda değil. Bir mesaj, kısa bir yürüyüş, bir deftere yazılan birkaç cümle… Küçük temaslar, yalnızlığın duvarında pencere açar.
***
Hayat, sürekli kalabalık olmak zorunda değil. Ama kimse, sessiz bir odada uzun süre tek başına kalmak zorunda da değil. Yalnızlık konuşuldukça hafifler. Paylaşıldıkça şekil değiştirir. Ve bazen, biriyle kurulan tek bir gerçek temas, o odanın kapısını ardına kadar açmaya yeter.