Devlet, toplumun düzenini sağlamak, adaleti tesis etmek, güvenliği korumak ve bireyin haklarını güvence altına almak için vardır. Ancak devletin sahip olduğu bu asli ve yaşamsal gücün bireyin lehine değil, zaman zaman bireyin aleyhine kullanıldığı bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. İşte tam da bu nedenle bizim karşı çıktığımız şey devletin kendisi değil, devletçilik anlayışının sınırlarını aşmasıdır.
***
Devletçilik yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Çünkü insanın temel talepleri dünyanın hemen her yerinde aynıdır: Birey adalet ister, güven içinde yaşamak ister, mutlu olmak ve düşüncelerini özgürce ifade etmek ister. Bunlar insanın en temel ve vazgeçilmez haklarıdır.
***
İnsanlık tarihi boyunca hiçbir yönetim sistemi bu temel talepleri ortadan kaldıramamıştır. Ne faşizm, ne komünizm ne de başka bir otoriter sistem insanın özgürlük, adalet ve güven arayışını yok edebilmiştir.
***
Türkiye’de ise uzun yıllar boyunca bireyi merkeze alan, bireyin özgürlüğünü, güvenliğini, adalet beklentisini ve refahını temel hedef olarak gören bir yönetim anlayışının tam anlamıyla oluşturulabildiğini söylemek güçtür. Bunun yerine yıllarca “sağ”, “sol” gibi kavramlar üzerinden tartışmış, enerjimizi birbirimizle mücadele etmeye harcamışızdır.
***
Bugün devletçilik geçmişe göre farklı bir görünüm kazanmıştır. Devletin müdahaleci yapısının yerini halka hizmet eden bir anlayışın aldığı ileri sürülmektedir. Ancak mesele yalnızca söylemlerle değerlendirilemez. Önemli olan devletin ve kamu kurumlarının gerçekten ne kadar şeffaf, hesap verebilir ve vatandaş odaklı olduğudur.
***
“Sosyal devlet” kavramı da uzun yıllardır siyaset dilinde sıkça kullanılmaktadır. Ne var ki sosyal devlet yalnızca yardım dağıtan veya vatandaşın bazı ihtiyaçlarını karşılayan devlet değildir. Sosyal devlet; adaleti sağlayan, fırsat eşitliğini koruyan, kamu kaynaklarını hakkaniyetle kullanan ve vatandaşına hesap veren devlettir.
***
Türkiye’nin bugün yaşadığı önemli sorunlardan biri de kamu gücünün ve kamu kaynaklarının kullanılma biçimine ilişkin güvensizliktir. Yolsuzluk, kayırmacılık ve kamu kaynaklarının kötü kullanıldığı yönündeki iddialar toplumun devlete olan güvenini zedelemektedir. Burada yapılması gereken yalnızca kişileri suçlamak değil, bu tür sorunlara imkân sağlayan sistemi ve yapıyı sorgulamaktır.
***
Türkiye’nin artık devletin görevlerini yeniden tanımlaması gerektiğine inanıyorum. Devlet her alanda doğrudan icracı olmak yerine, kuralları koyan, denetleyen, adaleti sağlayan ve vatandaşın hakkını koruyan güçlü bir yönetim ve denetim organı hâline gelmelidir. Çünkü devlet ekonomik hayatın her alanına doğrudan girdiğinde, kamu işletmeleri, ihaleler ve büyük ekonomik kaynaklar doğal olarak siyasi tartışmaların merkezine yerleşmektedir.
***
Geçmişte Kamu İktisadi Teşebbüslerinin zararları Türkiye’de uzun yıllar tartışılmıştır. Bazı KİT’ler özelleştirilmiş olsa da devletin ekonomik faaliyetlerinin sınırları konusundaki tartışma bugün de devam etmektedir. Aynı durum belediyelerin kurduğu Belediye İktisadi Teşebbüsleri için de geçerlidir. Burada asıl mesele bu kurumların mutlaka yolsuzluk yaptığı iddiası değildir. Asıl sorun, şeffaflık ve güçlü denetim mekanizmaları yeterince kurulmadığında bu yapıların siyasi müdahaleye ve istismar iddialarına açık hâle gelmesidir.
***
Bir ülkede kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı açıkça görülebilmeli, ihaleler şeffaf olmalı, yöneticiler hesap verebilmeli ve denetim kurumları siyasetten bağımsız çalışabilmelidir. Türkiye’nin ihtiyacı daha büyük bir devlet değil; daha güçlü hukuk, daha güçlü kurumlar, daha fazla şeffaflık ve daha fazla hesap verebilirliktir. Devlet vatandaşın rakibi değil, onun haklarının güvencesi olmalıdır.
***
Bugün cevap vermemiz gereken temel soru şudur: Siyasetçiler neden devletin ekonomik ve kurumsal gücünü sınırlandıracak, denetimi artıracak ve sistemi daha şeffaf hâle getirecek reformlara yeterince yanaşmıyorlar? Belki de üzerinde asıl düşünmemiz gereken mesele budur.