Türkiye’de uzun yıllardır enflasyonun temel dinamiklerinden biri olarak maliyet enflasyonu öne çıkmaktadır. Maliyet enflasyonu; hammadde, enerji, işçilik ve nakliye gibi üretim girdilerindeki artışların, firmalar tarafından ürün ve hizmet fiyatlarına yansıtılması sonucunda ortaya çıkan arz yönlü fiyat artışlarıdır.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, akaryakıt fiyatlarından enerji maliyetlerine, çeşitli vergi, harç ve fonlardan ithal girdilere uygulanan yükümlülüklere kadar pek çok unsurun üretim maliyetlerini artırdığını görmekteyiz. Bunun doğal sonucu ise üretilen mal ve hizmetlerin tüketiciye daha yüksek fiyatlarla ulaşmasıdır.
Elbette ekonomilerde talep enflasyonu da görülebilir. Talep enflasyonu; mal ve hizmetlere yönelik toplam talebin, mevcut üretim ve arz kapasitesini aşması durumunda ortaya çıkar. Tüketicilerin satın alma gücünün yükselmesi ve buna bağlı olarak artan talep, fiyatları yukarı yönlü baskılayabilir. Ancak Türkiye’de yaşanan enflasyonun önemli bir bölümünün, özellikle son yıllarda, maliyet kaynaklı olduğu yönünde güçlü bir kanaat bulunmaktadır.
Peki, maliyet enflasyonunu azaltmak için ne yapılmalıdır?
Öncelikle, üreticinin üzerindeki yüklerin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Gelir vergilerinin gözden geçirilmesi, enerji maliyetlerinin makul seviyelere çekilmesi, akaryakıt üzerindeki bazı vergi yüklerinin azaltılması ve üretimi destekleyen politikaların hayata geçirilmesi önem taşımaktadır.
Bugün esnafımız yeterince kazanamadığını ifade ediyor, sanayicimiz üretim maliyetleri karşısında zorlanıyor, çiftçimiz ise üretime devam edip etmeme konusunda ciddi tereddütler yaşıyor. Eğer bir ülkede üretimin temel aktörleri geleceğe umutla bakamıyorsa, bu durum yeni bir yapılanma ihtiyacının açık bir göstergesidir.
Bu nedenle, yeni bir ekonomik programın yanı sıra kapsamlı bir tarım politikasına da ihtiyaç vardır. Çiftçimizin kullandığı mazot üzerindeki yükler azaltılmalı, gübre ve zirai ilaç gibi temel girdiler desteklenmeli, tarım ürünlerinin nakliyesi ve depolanması konusunda üreticiyi rahatlatacak düzenlemeler yapılmalıdır. Üretimi teşvik eden her adım, uzun vadede ülke ekonomisine olumlu katkı sağlayacaktır.
Ancak ekonomik kalkınmanın tek başına ekonomik tedbirlerle sağlanamayacağını da unutmamak gerekir. Güçlü ekonomi ile güçlü demokrasi arasında tarih boyunca önemli bir ilişki olmuştur. Hukukun üstünlüğüne dayanan, öngörülebilir ve tam demokratik bir devlet yapısı; yatırımcıya güven verir, girişimcinin önünü açar ve toplumsal refahı artırır.
Unutmayalım ki demokrasi ve ekonomi, aynı ray üzerinde ilerleyen iki önemli unsurdur. Bir toplum ne kadar demokratik, ne kadar hukuk devleti ilkesine bağlı ve ne kadar öngörülebilir ise ekonomik açıdan da o ölçüde güçlü olma potansiyeline sahiptir.