Günün erken saatlerinde ekranlarımıza düşen haber bantları adeta modern insanın ruhsal sınırlarını test ediyor. Bir yanda Orta Doğu’da tırmanan ve diplomatik dili aşan askeri söylemler, diğer yanda iklim krizinin tetiklediği aşırı hava olayları ve bunların getirdiği gündelik hayat tıkanıklıkları... Dünya, adeta aynı anda birden fazla cephede yaşanan bir krizler çağından geçiyor.
***
Bu yoğun ve kesintisiz bilgi akışı, bireylerde "ikincil travmatik stres" ve bir tür "duygusal duyarsızlaşma" yaratıyor. Ekran başında izlediğimiz yıkım ve çatışma görüntüleri, doğrudan yaşamasak bile sinir sistemimize mikro-düzeyde tehlike sinyalleri gönderiyor. Sonuç olarak toplum genelinde derin bir çaresizlik hissi ve buna eşlik eden yabancılaşma gelişiyor.
***
Ancak insanın anlam arayışı en çok da bu karanlık dönemlerde ortaya çıkar. Frankl’ın ifade ettiği gibi, "Şartları değiştiremediğimiz zaman, kendimizi değiştirmekle yükümlüyüzdür." Küresel boyuttaki bu gürültünün ve yıkımın ortasında insan kalabilmek; kolektif bir zihinsel hijyen gerektirir.
***
Bilgi bombardımanına sınır koymak, yerel topluluk bağlarını güçlendirmek ve yaşamın küçük ama anlamlı detaylarında insanı aramak, çağımızın getirdiği kolektif kaygıya karşı durabileceğimiz en köklü direniştir.