Değerli dostlar, iki hafta üst üste birbirinin devamı niteliğinde “Sorumsuzluk” ve “Ve Doyumsuzluk” başlıklı iki yazı paylaşmıştım. Bu iki önemli konudan sonra ele alınması ve üzerinde önemle durulması gereken başka alanlar da var. Bunlardan birincisi televizyon yayınları, özellikle de tv’lerde yayımlanan diziler, programlar.
***
Televizyon kanallarına baktığımızda öğleden önce ayrı bir çürümüşlük örnekleri; öğleden sonrakilere baktığımızda bir başka cahillik, basitlik, sıradanlık ve kokuşmuşluk örnekleri; akşam bölümünde de dayatılan ve zorla izletilmeye çalışılan diziler. Bu dizilerin içeriği de ayrı bir yazı konusu. Dizilerin işlediği konular, ele aldıkları olaylar ve karakter olarak sundukları tipler, toplumsal bozulmanın, çürümenin, yozlaşmanın, kokuşmanın tuzu biberi oluyor. Zaten ailede başlayan yanlışlıklar ve hatalar, tv programlarıyla ve zorla izletilen dizilerle daha da kanıksanıyor, yaygınlaştırılıyor.
***
İşte o programlardan, dizilerden ve izletilenlerden ortaya çıkan sonuç, yaygınlaşan anlayış ve oluşan algı şu: Cezasızlık ve bir şey olmaz! Tv yayınlarında konuşan bazı kişiler, “Bu eylemin yatarı yok ki!” diyor. Yani “cezası yok” demek istiyor. Çok ilginç. Yatarı olmayan, cezası olmayan suç olur mu? Bu açıklamayı duyan, bilen kişi, suç işlemekten, kötülük yapmaktan geri durur mu? Ana haber bültenlerinde çokça duyduğumuz o haberler: “40 küsur suç kaydı var.”, “12 ayrı suçtan aranıyordu.”, “Eski eşini dokuz yerinden bıçaklayan kişi, serbest bırakıldı.”
***
Örnekler çok, çaresizlik diz boyu; ama vicdanlar yaralı, acılar sonsuz. Hatalara göz yumuldukça o hatalar, kuralsızlığa, sonra alışkanlığa, sonra da suça dönüşüyor. En üzücü yanı da çoğu suçların cezasız kalması. Toplumumuzda kurallara uymayan o kadar çok kişi var ki sanki kurallara uyanlar, kurallara uydukları için suçluluk psikolojisi yaşıyor. Bir psikoloğun hatalarla ve kuralsızlıklarla ilgili çok güzel bir örneklemesi var. Onu aktarayım.
***
Bir öğrenci sınıfta yaramazlık yaparken kitabı yırtar. Öğretmen, yırtılan kitabı öğrenci ile eve gönderir. Öğrenci, kitabı annesine vererek “Öğretmen, bu kitabın yenisini alın, dedi.” der. Annesi de “Nasıl oldu?” diye sorunca öğrenci korkudan, “Hapşırmıştım, hapşırırken kitap elimdeydi, yırtıldı.” der. Öğrencinin annesi ertesi günü okula gider. Öğretmeni bulur ve öğretmene, “Kitabı eve göndermişsin. Kitabın okunacak yeri bile yırtık değil, kapağı yırtılmış. Neden yenisini alalım ki?” diyerek çıkışır. Öğretmen, evde de bu ve benzeri durumlarda hep eleştirilir. Öğrenci bu yaşananlardan sonra şu duyguya kapılır. “Gerçekten bu öğretmen de ne çok abartıyor! Bir kitap benden değerli olamaz ya!”
***
Ve o öğrenci bu durumdan şu üç şeyi öğrenir. 1- Yalan söyleyerek azarlanmaktan, kızılmaktan, kötü davranıştan kurtulabilirim. 2- Annem babam, ne olursa olsun, ne yaparsam yapayım öğretmenle konuşur, sorunu çözer, beni korur. 3- Davranışlarımın sonucuna katlanmak zorunda değilim. Kitabı yırtarım, komşumu rahatsız ederim, kantinde sıra beklemem, parkta istediğimi yaparım, okulda arkadaşımın eşyasını izinsiz alırım, arkadaşıma çelme takarım, hatta onu dövebilirim bile. Çocuğum ben, ne bekliyorlar ki benden?
***
Evet değerli dostlar, yukarıdaki anlatımın benzerini çoğu kez duyuyoruz, görüyoruz, yaşıyoruz. Çok söylenen, çok kullanılan bir söz vardır: “Eğitim, evde, aile başlar.” diye, evet, çok doğru. Napolyon Bonapart da “Bir çocuğun eğitimi doğumundan yirmi yıl önce, anne babalarının eğitimi ile başlar.” diyor. Çok güzel ve anlamlı sözler, cümleler duyuyoruz, biliyoruz da bu sözlerin, cümlelerin gereğini, iletisini yerine getirebiliyor muyuz?
***
İşte asıl sorun, sorulması ve sorgulanması gereken durum bu. Çok şey biliyoruz; ama bildiklerimizi uygulamıyoruz. Üzülerek söylemeliyim ki söylemlerimizle eylemlerimiz, örtüşmüyor. Riyakar, yani iki yüzlü davranıyoruz. “Ne olduğumuz gibi görünebiliyoruz ne de göründüğümüz gibi olabiliyoruz!”
Sözün Özü:
Kendiniz hakkında doğruları söylemezseniz, başkaları hakkında da doğruları söyleyemezsiniz. Virginia Woolf