Türkiye’de kalkınma hâlâ bir yalan üzerine kurulu. Beton, maden, termik santral, 5c “milli” enerji projeleri… Her seferinde aynı slogan: istihdam, büyüme, servet. Oysa bu büyüme, doğayı ve insanı aynı anda öğüten bir makineden başka bir şey değil. Ve bu makinenin faturası artık saklanamayacak kadar ağır.
EKOSOSYAL ADALETSİZLİĞİN KENDİSİDİR
Ekososyal adalet denen şey, tam da bu gerçeği yüzümüze vurur: Çevre tahribatı ile toplumsal adaletsizlik aynı madalyonun iki yüzüdür. Kirli havayı en çok yoksul mahalleler solur. Sel ve kuraklık en çok küçük üreticiyi, kırsal yoksulu, gecekondu sakinini vurur. Madenler ormanları yok ederken, aynı anda o topraklara bağlı insanların yaşamını da çökerir. Kazdağları, İkizdere, Cerrattepe, Fatsa… Bunlar “çevre hareketi” değil, hayatta kalma savaşlarıdır. Doğa katledilirken, en savunmasız kesimler de sistematik olarak ezilmektedir. Zengin semtlerde park, yoksul semtlerde toz ve zehir. Bu, tesadüf değil; ekososyal adaletsizliğin ta kendisidir.
DOĞA SÖMÜRÜSÜ SINIFSAL BİR SÖMÜRÜDÜR
Klasik çevrecilik doğayı, klasik sol ise yalnızca sınıfı görür. Ekososyal adalet ikisini birden söyler: Doğa sömürüsü sınıfsal bir sömürüdür. Yoksulluk insanı doğaya karşı düşman eder; doğa tahribatı ise yoksulluğu derinleştirir. “Yeşil dönüşüm” söylemi, bu gerçekle yüzleşmeden yalnızca bir makyaja dönüşür. Orta sınıfın vicdanını rahatlatan, sermayenin ise yeni rant alanları açtığı bir makyaj.
***
İşte tam burada adil geçiş devreye girer. Adil geçiş, fosil yakıttan ve kirletici sanayiden çıkarken işçiyi, köylüyü, yerel halkı sokağa atmama kararlılığıdır. “Santrali kapatalım, işçi zaten bir yer bulur” diyen zihniyet, adil geçiş değildir. Adil geçiş; sosyal diyalog, güvenceli yeşil istihdam, yeniden eğitim, bölgesel destek ve gerçek katılım demektir. Aksi takdirde iklim politikası, yeni bir sınıfsal kıyım aracına dönüşür.
***
Türkiye’de ise tablo nettir: Kömür havzalarında, maden yörelerinde, termik santral bölgelerinde yaşayanlar “yeşil” kelimesini duyunca işsizlik ve yoksulluk görür. Çünkü adil geçiş lafı edilir, uygulama yoktur. İşçi yalnız bırakılır, bölge ölüme terk edilir, kararlar yukarıdan dayatılır. Bu, geçiş değil; terk ediştir.
***
Artık yeter. Büyüme rakamlarının arkasında biriken ekososyal borç, bir gün hem doğaya hem de millete ödetilecek. Ve o fatura, her zamanki gibi en çok kazananlardan değil, en az söz hakkı olandan çıkacak.
***
Ya ekososyal adaleti ve adil geçişi gerçek bir siyaset haline getireceğiz, ya da bu ülkede doğa da, emek de, gelecek de aynı çukura gömülecek. Başka yol yok.